Kasım 29, 2025

Yıldızlar hakkında eski insanların neler düşündüklerini neler isnâd ettiklerini muhterem Fâzıl Prof. Ali Aynî’nin Türk Ahlâkçıları eserinin şu satırlarını okuyalım:

“Eski insanlar gökteki yıldızların insanların ahlâkı ve talihi üzerine müessir olduğuna inanırlardı. İnsanlar arasında vukua gelen barış ve savaş gibi büyük hadiseleri bile yıldızların tesirine atfederlerdi. Müneccimler, müstakbelde vukua gelecek hal ve hadiseleri yıldızların vaziyetine bakarak bi’l-hisab haber verirlerdi. Bunun için şarkta ve garpta müneccimlerin hususî ve mühim bir mevkii vardı. Hatta eski Osmanlı İmparatorluğu zamanında bile devlet teşkilâtı arasında bir müneccimbaşılık memuriyeti vardı. Fakat bunun resmî vazifesi müstakbeldeki hadiseleri keşf ve ihbâr etmek olmayıp evkâf-ı şer’iyeyi tayin etmekti. O eski devirlerde âlimler arasında muteber olan ilm-i heyet Ptoleme’nin ta’lim ettiği, nazariye idi. Bu nazariye herkesin gözleriyle gördüğü şeylere mutabık olduğundan herkes tarafından kolayca kabul edilmişti. Çünkü yine Ptoleme’nin müşâhede ve kanaatine göre bir arz kâinatın merkezinde sâbit olarak duruyor. Başımızın üstünde gördüğümüz gökte ay(kamer) görünüyor. Onun üzerindeki ikinci gökte Utarîd, onun üstündeki üçüncü gökte Zühre, dördüncü kat gökte güneş, beşinci katta Mirrîh, altıncıda Müşteri, yedincide Zühal hâkimdir*1*. Sekizinci kat gök sâbit yıldızların feleğidir; bu göğe felekü’l-bürûc dahi demişlerdi. Onun üstündeki dokuzuncu kat gökte yıldız yoktur. Bu sebeple ona Felek-i Atlas demişlerdi. Müslüman âlimleri Kur’ân’da adı geçen arşın orası olduğunu zannetmişlerdi. İşte bütün kâinatı bu arş kaplıyormuş. Felek-i Atlas yahut Arş şarktan garba döndüğü için onun hükmü ve tesiri ile içinde bulunan diğer sekiz kat gök dahi bir çarh gibi dönüyormuş. Bir çarhın yahut bir dolabın dönmesi için su, rüzgâr, buhar veya elektrik gibi muharrik bir kuvvetin vücûdu ilzâm olduğundan felek-i atlasın hangi kuvvetle döndüğünü düşünmüşler. Görünürde su veya rüzgâr [492] gibi bir kuvvet yok. Bunun en kestirme hâli işi Allah’a havale etmekti ve öyle yapmışlar. Bütün mevcûdât Allah’a olan aşkından dolayı harekete gelmiştir; demişlerdir.” [Türk Ahlâkçıları, 25]

Eskilerin telâkkilerine göre bütün ruhlar sekizinci kat gökteki yıldızlardan ayrılarak bu âleme gelmişler ve yine oraya gideceklerdir. Yani her ruh o gökteki bir yıldızdan kopmuştur. Binaenaleyh insanların üzerinde, ayrılan sâbit bir yıldızla ana rahmine düştüğü dakikada doğan bir seyyar yıldızın tesirleri vardır. Bu kâinâtı kaplayan arşın ise tesiri olacağı tabiidir. Bu yedi yıldız her biri haftanın bir gününe ve her günün sıra ile bir saatine hâkim farzedilirdi. Bir iş görüleceği zaman hâkim yıldızın saati beklenirdi, ki muvaffakiyet için şart sayılırdı. Bir çocuk doğunca saate göre hâkim yıldız tesbit olunur, çocuğun yıldızı sayılırdı. Bu yıldızın vaziyetine göre çocuğun hayatında inkılâblar olacağına inanılırdı.

İşte eski hey’et ilmine muvâzî olarak meydana gelmiş ve rağbet görmüş bir ilim daha vardır ki eskilerin çok uğraştığı ilm-i nücûm (Astronomidir). Yıldızların hal ve hareketinden bir takım hükümler çıkarmayı bildiren ilimdir. İlm-i tencîm de denir. Çok eski bir ilimdir. Bir vakitler Asya ve hatta Avrupa’yı asırlarca meşgul ve ahkâmına münkâd eylemiştir. Zaman olmuştur ki orduların hareket ve taarruzları müneccimlerin işaretleriyle vuku bulur, hastalara ilâçlar bile müneccimlerin tayin ettiği eşref saatte verilirdi. Ordular ve kumandanların, saraylarda tabîblerin yanında birer de müneccim bulunurdu. Tıp ve nücûmda âlim olan Bokrat ve Calinus, tabîblerin behemahal ilm-i nücûm bilmelerine tarafdar ve nücûm ilmi bilmeksizin tababet yapılamayacağına kâilidiler<2>.

Ay, Güneş, Mirrîh, Müşterî, Utarîd, Zühal, Zühre adlı yedi yıldızın kendilerine göre kuruluk, yaşlık, sıcaklık, soğukluk gibi tabiatleri; insanlarda görülen iyi ve fenâ huylar gibi vasıfları; mizâcî, mâdeni, iklimi gibi bir takım hassaları vardır. Bazı meslekler isnâd olunmuştur. Bunlara Seb’a-i Seyyâre, Heft-bânû, Heft-âyîne de derler. Herkesin bir yıldızı olduğu için bir yıldıza mensup olan kimse de o yıldızda bulunan ve bulunması farz olunan vasıflar yıldıznâme adlı kitaplarda uzun uzun yazılıdır. İnsan bu saçmalar karşısında Hafız’ın:

Kevkeb-i baht-ı merâ hîç müneccim ne-şinâht
Yâ Rab ez-mâder-i gîtî be-çe tâli’ zâdem

beytini hatırlamamak kabil değildir. Çünkü Hâfız: “Bahtımın yıldızını hiçbir müneccim bilemezdi. Ya Rabbî! Anamdan acaba hangi tâlihle (yıldızla) doğdum.” diyor.

Bu ilme ve müneccimler sözüne inanış yüzünden birçok mühim işlerin geri bırakıldığını, hatta orduların harekete geçmesine müsaade etmediklerini, harplerin kaybedildiğini târihler yazıyor.

Talihi (Nahs-Sa’d) yıldıza isnâd etmek eski bir telâkkidir. Bizim şiirimize de geçmiştir:

Vaktidir kim kevkeb-i hodbîn-i tâli’ herkese
Eyleye hüsn-i nazar mânend-i çeşm-i âfitâb
Sabrî-i Şâkir

Tâliimden şöyle me’yûsum ki etmem i’timâd
Kevkeb-i bahtım girîbânımdan eylerse zuhûr
Şehrî

Sipihri gör ki çeker sînesine bir mâhı
Hemen felekte beğim tâli ü sitâre gerek
Hüdâî

Kevkeb-i bahtımız saîd olmaz
Çünkü baht-ı siyaha mensubuz
Bâkî

Kevkeb-i bahtım benim bürc-i hilâl üstündedir
Âfitâb-ı tâliim her gün zevâl üstündedir
Bâkî (Bak.: Sa’d)

Gökteki yıldızların her biri bir insana aittir. Onun batması, akması, ölüm veya felâketini bildirirmiş:

Gördü ben bî-tâliin necm-i sirişki döndüğün
Lütfedip ol meh dedi düşmüş garibin yıldızı
Emrî

Döküldü zerd olup evrakı sahn-ı gülzânn
Meğer kim yıldızı düştü çemende ezhârm
Atâî

Her belâyı getiren yıldızın kötü olmasıdır:

Nişane sûz-ı dile âhımın şerâresidir
Beli belâyı eden âşıka sitâresidir
Bâkî
(Bak.: Şihâb)

Bir zamanlar nağmeler ecrâm-ı ulviyenin yekdiğerine temâs ile devrinden hâsıl sadâlardan me’hûz olduğuna zâhib olunduğu cihetle mûsikîye tencîm nâmı vermişler ve hatta mûsikî makamlarından her birini bir yıldıza nisbet etmişlerdir.

Nedim’in şu beytiyle yıldızlar hakkındaki telâkkisini ve tencîm ilminin bir safhasını göstermiştir:

Neyleyim amma ki keyvânın buhul, mâhın nifâk
Âfitâbın gamz u Mirrîh’in sefeh lâlâsıdır
Nedîm

Cedvele bakınca: Buhlün Zühal’e, ahbârın Kamere, safâhetin Mirrih’e ait vasıflardan olduğu görülür. Güneşe gamz (koğulamak) isnadı herşeyi açık göstermesi itibarıyla olsa gerek.

Karamanlı şâir Nizâmı, Karamanoğlu Pir Ahmed Bey vasfında yazdığı bir kasidenin teşbîbinde bütün yıldızları saymıştır.

* Bu dönen ve yürüyen yedi yıldıza seb’a-i seyyâre derlerdi.

** Saltanat devirlerinde mülkiye tıbbiyesine müsabaka ile talebe alınırken kozmoğrafyadan da imtihan etmelerinin bu hususla acaba alâkası var mı idi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir